UNUTULAN VATAN : DOĞU TÜRKİSTAN -7

Unutulan Vatan : Doğu Türkistan - 7

 “ …Horasanın İran geleneklerini daima muhafaza esen bir muhit halinde kalması ve bu geleneğin tasavvuf cereyanları ile ahenk teşkil ederek sufilere uygun ortam hazırlaması, tasavvufun artık merkezi olan horasandan daha içerilere,aşağı Türkistan ve Türkistan kadar nüfuz etmesine yol açar. Zaten Türkler İslamiyet’in bir çok unsurlarını doğrudan doğruya Araplardan değil Acemler aracılığıyla almışlardır.

İslam medeniyeti Türklere, İran kültürünün merkezi olan horasan yoluyla aşağı Türkistan’dan geçerek gelir.(köprülü 1966 ) böylece Herat, Nişapur,Merv ıx-x-xı.yüzyıllarda nasıl büyük sufilerle dolup taştı ise, x.yüzyıldan itibaren Buhara, Semerkant, Fergane de büyük şeyhlere mekan vazifesini görür. Bu suretle Türkler arasında kuvvetlenen tasavvuf cereyanına Muhammed Maşuk Al Tusi ve Amir Ali bu gibi Türklerde bayraklık etmeye başlar.  Halk çekici bir derviş ve şeyhlere karşı fazla ilgi gösterir, onları samimiyetle ve sevgiyle karşılarlardı.  Bu suretle yalnız şehirlerde değil köylerde göçebeler arasında sufilerin kerametleri, menkıbeleri dilden dile dolaşırdı. Halk arasında kuvvetli kanaatlerin kurulmasına neden olurdu. Göçebe Türkler arasında cennet ve cehennemden bahseden dervişler ozanlara benzetilerek hararetle kabul edilirlerdi. Bunlara ata,baba unvanı verilirdi.”

İklil Kurban, Doğu Türkistan İçin Savaş syf.43

En son TİMUR’un beklenmeyen bir şekilde ölümü üzerine bu büyük coğrafyada; politik askeri, hukuki merkezi bir kamu düzeni kalmamıştı. Bütün Türk Devletlerinde olduğu gibi, TAHT ve VERASET kavgaları ülkedeki yalnız siyasi ve askeri düzeni bozmamakla kalmamış; ekonomik ve toplumsal alanlarda da büyük GÜÇ ve ZAAF kayıplarına yol açmıştı.

Merkezde oluşan bu yeni yapılanmanın sonuçları, Timur’un fethi ile başlayan uzak coğrafyalarda, MERKEZ-KAÇ eğilimi olarak gündeme gelecekti. Timur’un ALTINORDULU TOKTAMIŞI ortadan kaldırılması, bir anlamda bunlara metbu olan GÖKORDA’nın artık kendine yeni bir politik / askeri yapıyı benimsemesiyle, bugünkü KAZAKİSTAN bozkırlarında bir güç oluşturdu. Bu güç önceleri o andaki hanları olan ŞEYBANİ’NİN adını taşıyorsa da, bunlara daha sonra tarihte ve günümüzde: Ö Z B E K / Ö Z B E K L E R denecekti.

Timur’dan sonra bu kadim coğrafyada başlayan ÇÖZÜLME SÜRECİ dediğimiz gibi en uzak coğrafyalardan başlamıştı. Mesela 1402 Ankara Savaşından sonra Osmanlı ülkesinde bile, HUTBELER bile Timur adına okunurken bile artık uygulama kalkacaktı. Tarihçilerin birçoğunun İNKİRAZ (ÇÖKÜŞ) dediği bu süreç öyle hemen yaşanmadı. Her ne kadar TİMUR İMPARATORLUĞU hükmünü kaybetmiş, otoritesi sarsılmış olsa bile, geride kalan coğrafyada TÜRKLEŞEN / İSLAMLAŞAN, MOĞOLLAR, bu boşluğu doldurmaya başlamışlardı. Mesela ÇAĞATAY HANLIĞI bunlarda biriydi ve hanları BABÜRÜN dayısıydı.

Bütün bu olumsuz siyasi askeri yapılanma güç ve kudret kaybetme süreci yaşanmış olsa bile; bölgesel ve kentsel düzen devam ediyordu. Ülke bütünlüğünde merkezi otoritelerin zaafa uğraması, güç kaybetmesi; ülke çapındaki ticaret ve ekonomik faaliyetlere olumsuz yönde etki ediyordu.

Babür’ün Afganistan üzerinden Hindistan’a yerleşmesi ve oradaki kurulmuş olan Türk şehir devletleri ile iyi ilişkiler, yukarıda kalan kadim Türk yurtları ve halkı için bir anlamda güvence olmuş, oradaki kaotik ortamdan ve genel güvensizlikten şikâyet eden bütün Türk unsurlar Hindistan’ın kuzeyine göç etmeye başlamışlardır. Bugün çağdaş PAKİSTANDA HAN SOYADLI BİRÇOK AİLE ORTA ASYA KÖKENLİDİR. HALA BİRÇOK YERDE HUN / TÜRK SOYADLI VE BİZ TÜRKÜZ DİYEN YERLEŞİM BİRİMLERİ VARDIR.

Bu kadim ve kutlu coğrafyaya İSLAMİYET gerçekten deyim yerinde ise PAS DEUX PAS girmiş ve büyük mücadelelerden sonra başarı kazanabilmiştir. Bu süreçte de en büyük pay IRKÇI / İNKARCI-YAĞMACI E M E V İ rejim ve sisteminin kanlı bir isyan ve ayaklanma sonra adeta BAĞDAT dan sökülüp atılması yerine daha uzlaşmacı ABBASİ rejiminin kurulması.

Arapların rejim ve politik tutumlarındaki sıkıntılar ve sekter bakışlarındaki bu gevşeme, özellikle eskiden beri büyük kültür merkezleri olan SEMERKANT, MERV, ŞAŞ ve BUHARA gibi kentlerde ve mücavir alanlarında büyük dini yapılanmaların kurulmasına yol açmış. Büyük din alimleri yetiştiren merkezler haline gelmişlerdir. TÜRK DÜNYASINDAKİ asıl sorunsallarından biri de bu noktada düğümlenmektedir. Artık Doğu TÜRK DÜNYASI; politik / askeri ilgi ve gücünde zaaf yaşamakta öncülük ise daha batıya İRAN a( SAFEVİLER ) ve ANADOLUYa (OSMANLI ) doğru evrilmektedir.

 “…Din ve hocaları doğru anlayan ve onlara karşı devrim girişiminde bulunan ilk Türk padişahı Ekber ’dir. O,”Allaha tapmak iddiasında bulunanların ekserisi kendi emellerine taparlar” (Bayur 1938.147 ) diyerek,hocaların kimliğinin net bir şekilde açıklar. Ekber ’in amacının temellerine dayanan ve dolasıyla türlü dinlerden onlar için başka başka olan bir çok kanunlar yerine, herkesce uyulması gereken ve dini esaslardan ayrılan laik özde kanunlar yapıp, halk arasında eşitliği sağlamaktır. (Bayur 1987 a : 75-76). ”Ekber,büyükbabası Babür ve 7.göbekten atası Timur gibi Türklüğün yetiştirdiği en yüksek us kişiler arasında yer almaktadır.( Bayur 1987 a:159). Nakşibendi şeyhleri Timurluların yaşattığı Türk devlet sistemi, ile Ulubeğ’ in temsil ettiği müspet bilimlerin ve Bay Sungur’ un temsil ettiği güzel sanatların düşmanı olurlar.(Togan 1970:378 ). İklil Kurban age syf 49

Kadim Türk Yurtlarında, ısrarla vurguladığımız gibi ve hatta altını çizdiğimiz tek gerçek; merkezi otoritenin kamu düzeninin kendiliğinden dağılması, coğrafyaya insanlara DESANTRALİZASYON  duygu ve düşüncelerinin hakim olması bu sürecin de sonucunda, MERKEZ KAÇ eğilimlerinin zirve yapması demektir.

Bu sürecin sonucunda ise eskiden olduğu gibi tek merkezli kamu düzen ve otoritesinin yerine , daha küçük bölgesel çaplı siyasi otoritenin ikame edilmesi idi. Böylesi farklı siyasal/ askeri /hukuki bir düzenin kururlması ; insanları yeteri kadar mutlu ve düzene bağlı hale getirmiyordu. Artık halk arasında o bütünsellik kaybolduğu için mahalli liderlere düşünsel, dinsel ve ideolojik yeni kalıplar ve açılımlar şarttı. Türk Dünyasında beliren bu yapısal , morfolojik değişiklikler beraberinde yeni bir yaklaşımı ve açılımı zorladı. Çünkü artık 15. Yüzyıldan itibaren ; bu kadim coğrafyada DİNSEL BİR SORUN yoktu. İslamiyet neredeyse bütün kentlerde ticaret merkezlerinde toplumun tümüne hakim idi .Ancak bu coğrafyanın cephelerinde yaşayan ve Bozkır Kültürü’nü devam ettiren Türk Halkları arasında halen Bozkır Dini olan T E N G R İ C İ L İ K geçerli idi.

Türk Dünyası’nda idari / hukuki / politik yapılar , artık bütünselliğini kaybetmiş , belli merkezleirn etrafında toplanmış, İslamiyet’in belli dalllarına yaslanan ve bir anlamda M E Ş R U İ Y E T İ N İ ve G E Ç E R L İ L İ Ğ İ N İ bazı dindar önderlerine / liderlerine / şeyhlerine dayandırmak zorundaydı. Bu ise bir anlamda görev yetki ve sorumluluk paylaşımı demekti. Bu dini önderler aynı zamanda birer İDEOLOJİK önderlerdir. İster istemez mahalli yöneticiler halk üzerinde otoritelerinin sorgulanmaması, karşı çıkılmamamsı için bu önderlere hukuki ve siyasi bazı fazladan hak vererek hükümdarlıklarına kısmen de olsa ortak olmalarını sağlıyorlardı. Mesela BABUR, Smerkant’a döndükten sonra uzun süre Semerkant’a hakim olamamış, İSMAİL PADİŞAH ile iyi geçinmesi bir anlamda hocalar tarafından ŞİİLİK ile suçlanması üzerine Semerkand’ı boşaltmış o meşhur Hindistan Seferi’ne çıkmak zorunda kalmıştır.

Bu coğrafyada en büyük sorunsallardan biri, DİN-TOPLUM ve YÖNETİM arasındaki ilişkilerin nerede birbirlerine paralel, teğet veya içiçe geçtiği hususunun bir anlamda net olmaması , ileride yaşanacak olan bir çok sorunun başlangıcı gibiydi.

Arap Yarımadasında doğan içerisinde her türlü birbirine rekabet eden rakip olan ve hatta düşman olan akımlar , inanışlar, kısa zamanda İslamiyet’in yayıldığı bütün coğrafyalarda egemen,moda,politik bir davranış ve anlayış biçimi olmuştur. Hele de özellikle İslamiyet dediğimiz inanca sonradan katılan farklı halkalrın kendi milli yapılarından ve geleneklerinden kaynaklanan ayrıntılar , anlayış /değerlendirme farkları varsa sorun daha da büyümekte ve katmerlenmekteydi.

Cengiz sonrası başlayan bu coğrafyadaki , TÜRKLEŞME kampanyası Timur ile beraber zirve yapmıştır. Türk Halklarının dini inanç ve kültürlerinde ; halen atalar dini olan TENGRİCİLİK inancının , kültürel örüntüleri canlılığını ve geçerliliğini devam ettirmekte idi. Eski dini inanç önderleri yeni dinin içerisinde eriyerek , işlevsel anlamda devamlılıklarını isim / sıfat değiştirse bile kendilerini korumuş, saklamış ve devam ettirmişlerdir. Mesela bunların en önde geleni ASLAN BABA Tekkesi’nde yetişen A H M E T Y E S E V İ dir.

Ahmet Yesevi, Bozkır Kültürü’nden gelen sözel kültüre daha yatkın olan Türk Halkları’nın istek, arzu ve heyecanlarını hatta beklentilerini herkesin anlayabileceği arı,temiz bir T Ü R K Ç E ile dillendirmiş, onun bu öğretisi bozkırlarda obalardan obalara tekrarlanarak İslamlaşma eğilimini hem hızlandırmış hem de bir daha sökülemeycek kadar güçlü etkiler bırakmıştır.

XVI. asrın ilk çeyreğinden sonra TÜRK COĞRAFYASINDA gerçekten radikal anlamda politik, idari, hukuk ve askeri anlamlarda değişiklikler yaşanmaya başlanmıştı. Sanki TARİH TEKERRÜR ediyor gibiydi. Bu büyük coğrafyanın hemen doğusunda tekrar bir güç kaybetme, MERKEZKAÇ güçlerinin canlanmasına doğru bir süreç yaşanırken; bu coğrafyanın güneyinden, Afganistan üzerinden Hindistan giren ve Kuzey Hindistan’da adına tarihin kaydettiği en muhteşem devletlerden birini kuracak olan BABUR, HİNT / TÜRK İMPARATORLUĞUNUN temellerini atıyordu. Hemen batısında önce iç karışıklıkları halleden AKKOYUNLU sorununu çözüp TEBRİZİ ELE GEÇİREN İsmail padişah DAHA SONRA Babür’e yardım etmek için Şeybani hükümdarı ŞEYBAK la savaşmak zorunda kalmış onu ortadan kaldırarak hatta bir süreden beri elinde tutsak tuttuğu Babur’un anası ile ablasını askeri bir kortejle Semerkant da yollamıştır.

Ancak yolladığı askerler ve sivil yöneticiler ile Semerkand halkı arasında bazı sorunlar yaşanınca ciddi çatışmalar çıkmış. İsmail Şahın yolladığı delegasyon şehri terk edince Babur’da daha fazla kalamayacağını anlayınca o meşhur HİNDİSTAN SEFERİNE çıkmak zorunda kalmıştı.

Akkoyunlu'ların tasfiyesinden sonra Tebriz’e tam anlamıyla egemen olan ŞAH İSMAİL, Türk töresince gökyüzü altında bir sultan olur kuralı / ilkesi gereği civardaki bütün coğrafyaya uzanmaya başlamıştı. ,( A.TANERİ 1982) İsmail padişahın diğer hakan veya hanlardan bir farkı da İslamiyet’in TÜRK yorum ve yaklaşımı olan yeni bir İSLAMİ anlayışa sahip olmasıydı. Özellikle BOZKIR KÜLTÜRÜNDEN gelen Arapça lisan ve kültürüne hiç aşina olmayan KONAR/ GÖÇER TÜRK HALKLARININ, toplumsal ve itikadı anlayış ve dünya görüşlerine en uygu olan kendi ana dillerinde bir ölçüde eski atalar dinine benzer birçok ayinle ilgili, motif ve inanç özelikleri taşıyan bir yapıdan yana olmasıydı.

O Ğ U Z L A R / T Ü R K M E N L E R:Tarih boyunca birçok devlet kurmuşlar kurdukları devlet ne zaman merkezi bir yapıya evrilmeye başlayınca KAN ORTAKLIĞINA, eşitler arası eşitlik (PİRUMUS İNTERAS) boydaşlık arası ilişkiler hemen bozulmaya başlanmış bu ise kurucu boylar arasında gerçekten bitmeyen çatışma ve savaşların nedeni olmuştu. ( Büyük Selçuklularda, Gazneliler de ve Osmanlılarda ) realiteydi. SAFEVİLERDE bu sürecin yaşanması için ŞAH ABBAS dönemini bekleyecektik.

O yıllarda Timur’un yarattığı tahribatı ( FETRET DÖNEMİNİ ) atlatan Fatihle birlikte BİZANSIN fethinden sonra artık bir İmparatorluğa dönüşen bir devlet var olmaya başlamış artık o eski” boydaşlık” “Oğuz Gelenekleri” “eşitler arası birincilik” gibi ilkeler yerlerini MERKEZİ BİR DEVLETE terke zorlanacaktı. Bu ise Anadolu’nun muhtelif kesimlerinde serbestçe yaşayan konan göçen, bir çok ayrıcalıklara sahip ( vergi, asker ) TÜRKMENLER İÇİN “ESKİ KÖYE YENİ ADET” demekti. Bu yıllarda Şah da av sahası olarak gördüğü Anadolu da kendine gönülden isteyerek bağlanacak Türkmenler arasında kesif bir propagandaya girişmişti. Ancak asıl niyeti Osmanlı ile açık bir savaş değil bir anlamda BEŞİNCİ KOL faaliyeti ile belki de devleti ele geçirmekti.

Hiç kimse ne kişi ne de toplum tarihte olacakların yaşanacakların önüne geçemez ve tarihin akışını değiştiremez. Aynı coğrafyada yan yana iki büyük devlet yaşıyor ve kültürel değer genetik kodları aynı ise çarpışmaları “kozlarını “ paylaşmaları kaçınılmazdı. İki yumurta çarpıştı biri kırılmadı ancak “ÇATLADI” NE TOPRAK NE DE DEVLET BÜTÜNLÜĞÜNDEN BİR ZARARI OLMADI AMA GELECEKTE BÜYÜKİ ŞLER VE ZAFERLER KAZANMASI BEKLENEN BİR BÜYÜK TÜRKÇÜ HAKAN DEVREDEN ÇIKMIŞ OLDU.

xvı yüzyılın ortalarından itibaren TÜRK DÜNYASI, iki farklı yönde evrilen adeta tarihin kendilerine biçtiği rol, model ve sorumluluklarına sahip kendi kader ve tarihlerini yaşayacaklardı.

Bizim bu çalışmada asıl ilgi alanımız bu üç yapı değil daha doğuda hemen ÇİN e sınır. ,ata topraklarımız olan DOĞU TÜRKİSTAN olacaktır.

An itibariyle ziyaretci sayısı:

75 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi