UNUTULAN VATAN: DOĞU TÜRKİSTAN - 5

Unutulan Vatan : Doğu Türkistan - 5

“Tarih insanoğlunun zaman içinde geçirdiği yaşantının mantıksal öyküsüdür. Bu öykü olaylar arasındaki nedensellikler,belirsizlikler,benzeyişler,çelişkiler ve sanılmalarla vs. doldurulmuştur. Dolasıyla tarih olayları ve olguları açıklayamaz,hatta sorun bile çözemez. Bu engebeleri aşmanın tek yolu çoklu ve yaygın bir eğitimine bağlı olarak,sosyoloji ve antropoloji bilimlerini tarihe ilişkilemektir..neden mi ? Bu saydığımız bilimler, bilimsel kanun yapmaya yetkin olduğu için.”

S.Divitçioğlu.. Külliyat V 2015.

Batı Türk Kağanlığı, tarihimiz açısından “Doğu Kanadımıza” oranla / göre daha etkin / kalıcı bir işlev görmüştür. Bu yapısal işlevin en büyük nedenlerinden biri coğrafyadır. Milletler her zaman söylenegelen, “coğrafyalarının tutsağı’dırlar”. Elbette hiçbir açıklamamızda / anlatımımızda COĞRAFİ DETERMİNİZME kapılmadan; ama bu “S T R E O T Y P Y” bir gerçek olduğunu da kabul etmek zorundayız.

Peki o zaman bu sorunsalın, konumuz açısından önem ve değerini nasıl tespit edebiliriz. Tekrar coğrafya bize yön vermektedir. Doğu Türk Kağanlığı doğuda ÇİN SEDDİ, kuzeyde BUZ DUVARI, güneyde ise aşınmaz, geçilmez HİMALAYALAR ile çevrilmiş; “mahkum araziye” sahipti.

BATI KANADI ise, güneyinde TANRIKUT METE zamanından beri darbeler alıp, bu günkü Afganistan topraklarına sığınan, AKHUNLAR’ın (Eftalitler) topraklarıydı. Onların da batısında artık merkezi otorite ve gücünü kaybetmekte olan, VII. yüzyılın ortalarında, Arap / İslam Ordularının üstüste vurduğu darbelerle dağılacak olan SASANİ Devleti vardı. Hatırlanacağı üzere Batı Türk Kağanlığı neredeyse başıboş dolaşan, yer yer bölgesel hakimiyetler kuran HUN / TÜRK askeri ve siyasi organizasyonların kontrolündeydi. Yerli, otontik SLAV HALKLARI bataklık, ormanlık alanlarda toplumsal ekonomik yaşamlarına devam ediyorlardı. Bu grupların siyasi ve askeri varlık olmaları için daha zaman vardı. Özellikle belli kent duvarları arkasında bir tür savunmaya çekilmişlerdi. Bir başka güç ise Kafkaslara ve Doğu Anadolu’da sıkışmış kalmış; “İÇ ÜLKE” konumunda, Ermeniler yaşıyordu. Asıl sıklet merkezi, Bizans Devleti’ydi.

Bizans, kurulduğu andan itibaren, özellikle ROMA merkezli Batı Kanadı; Avrupa Hunlarının baskısı ve saldırıları karşısında artık dağılmış, BİZANS bu boşluğu doldurmuştu. Batı Türk Kağanlığı ile Bizans Devleti arasında ilişkiler zaman zaman inişli çıkışlı olsa bile, diplomatik olarak son derece canlıydı. Özellikle her iki tarafın ortak düşmanı olan Sasanilere karşı, iş ve güç birliği yapmaktan geri kalmıyorlardı.

Bu coğrafyada, bu devletler ve halklar arasında son derece canlı / güçlü politik, askeri, mali ve diplomatik ilişkiler devam ederken; çok uzaklardan sıcak kanattan gelen (güney) bir halk tarih sahnesine çıkmakta ve beraberinde yeni bir DİN, KÜLTÜR ve MEDENİYET getiriyordu.

VIII. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde, KADİM TÜRK YURTLARINDA, güneş artık eskisi gibi doğmuyordu. DOĞU-BATI arsındaki bütün ilişkiler “uzak hatıralar” şekline dönmüş ve gevşemişti. DOĞU YAKASI, “DUVAR”’IN ötesine çıkan ÇİN GÜÇLERİNİN artık hedefi olmuştu. Çin’in bu hegemonik gücüne karşı koyacak, ne merkezci bir güç ne de devlet teşkilatı kalmıştı. Özellikle Türkler arasında yaygın olan, “küçük olsun benim olsun” ilke ve anlayışı bu coğrafyaların ideolojik / politik en başat değeriydi. Çin’in her ileri hamlesine topyekün karşı koyma, yüzbinleri aşan Çinli piyadeleri durdurma imkanı çok zordu. Çinlilerin geleneksel dış politikalarına egemen olan ilke: PARÇALA ve YÖNET. Bunun için de Çinliler her temas kurduğu, iletişime geçtiği, Türk boylarıyla, hediye rüşvet avanta verme gibi konularda çok başarılıydı. Bu tür bir ilişki, Türkler arasında da kargaşaya ve işbirliğine engel oluyordu. Çinliler artık bu coğrafyanın neredeyse tek başına “efendileri” olmuştu.

Batıda ise BATI TÜRK KAĞANLIĞI dediğimiz olgu / oluşum, DOĞU KAĞANLIĞINA kıyasla çok daha farklı ekonomik kültürel politik askeri, dini ve diplomatik; çok bilinmeyenli-çok bileşenli nir sistemetik içerisinde kendisine yer ve alan bulup açmak zorundaydı. Daha önce anlattığım gelişmeleri hatırlayacak olursanız, SASANİLERLE olan ilişkiler daha çok askeri alanda olmasına rağmen Bizansla diplomatik ve ticaret ağırlıklıydı. Tam bu yılların ortalarında GÜNEY-BATIDAN, İran üzerinden ufukta hayli güçlü yeni bir oluşumun “ayak sesleri” duyulmaya başlanmıştı.Tarihçilerin ve coğrafyacıların birçoğunun kabul ettiği ve adına M A V E R A Ü N N E H İ R; ya da bizim deyimimizle, AŞAĞI TÜRKİSTAN bu yeni emperyal gücün hedefindeydi.

Bu coğrafyada o yıllara kadar halkın ezici çoğunluğu, (kentlere ve kırsala hakim olan ) PERS kökenliydiler. Bu coğrafyada yaşayan Türkler ise daha çok kent devletlerinin askeri sınıfı ile yönetici kadrosunu oluşturuyorlardı. Bir hamlede CEYHUN NEHRİNİN batı yakasına kadar gelen Araplar için aslında daha ileriye adım atmak; FERGANE’nin hemen kuzeyinde yerleşik olan TÜRKLERLE karşılaşmak demekti.

ARAP FÜTÜHATI başladığı andan itibaren ARAP-TÜRK taraflar arasında özellikle kentlerde sıcak anlar yaşanmış hayli kanlı mücadeleler olmuştu Artık bu coğrafyanın çatısı konumunda olan hakim coğrafyayı kontrol eden BATI TÜRK KAĞANLIĞ ile çok uzun sürecek kanlı bir dönem yaşanacaktı.

Özellikle daha önce bahsettiğim için tekrar olmasın diye SULU KAĞAN döneminden özet olarak bahsetmek bu sürecin en tipik örnek olaylarından biridir. Aşağı Türkistan’ın kent devletlerinin Türk asıllı yöneticilerinin kendisinden yardım taleplerini geri çevirmeyen SULU KAĞAN Araplarla çok kanlı savaşlar vermiştir. Zaman zaman yenilgiler yaşanmış olsa bile Araplar ağır kayıplara uğramıştır. Hatta bazı Arap tarihçiler Sulu Kağandan “sıkıntı veren” anlamında E L M U A Z Z İ M sıfatını vermişlerdi.

ARAP FÜTUHATI asıl askeri şef KUTEYBE döneminde yaşanmış, KUTEYBE, görev yaptığı yıllarda ZULÜM-İŞKENCE VE TEDHİŞ ağırlıklı özel politikalar ve programlar uygulamıştır. Mesela kent kale kapılarında SÜNNET kontrol,veya yerlilerin evlerine ARAP ASKERLERİ konuk ettirerek onların BESLENME –atları dahil - ,ev halkının namaz, oruç gibi İslami şartları y

erine getirip getirmediklerini denetleme, namaz veya belli İslami kurallara uyanlara bazı maddi ek imkanlar tanımak gibi (ZEKERİYA KİTAPÇI- 1994 )

EMEVİ ( IRKÇI-FAŞİST ) DEVLET anlayışı, ARAP olmayan diğer bütün Müslüman hakları M E V A L İ ( KÖLE ) gören bir ilkeyi devlet yönetiminde esas kabul etmiş. Böylesi bir devlet anlayışı ve politikası içinde; Arap olmaya hiçbir halkın söz hakkıda tanınmıyordu.

TÜRK / ARAP ilişkilerinde asıl dönüm noktası elbet EMEVİ REJM ve HANEDANIN oldukca ,feci ve kanla ŞAM da iktidarı kaybetmeleri, ama asıl doğudan bu coğrafyaya doğru ÇİNLİ GÜÇLERİN fetih ve işgal amaçlı ileri yürüyüşe başlamalarıydı.

Ata-Dedemiz olan, KUN / HUN / KÖKTÜRK / UYGUR / KIRGIZ gibi çeşitli etnonimlerle anlatılan, adlandırılan, tarihe not düşülen bütün KADİM TÜRKLERİN, MEKKE’de doğan sözcülüğünü ve temsilciliğini yapan HZ. MUHAMMET’İN, TANRIDAN ( ALLAH) vahiy yoluyla aldığı yeni bir din gerçekten 2 yüzyıl sonra binlerce kilometre uzağa; DAİ, TEBLİĞCİLER, ELÇİLER ve ASKERLER yoluyla taşınmışlardır. Adına İSLAMİYET denen bu inanç sistemi yalnız Araplarda değil; artık Arap olamayan birçok halkın da ortak inancı olmuştu. Bu kollardan biri daha önce de sık sık vurguladığımız gibi, Doğuya doğru ilerlemiş, İran’da hüküm süren Sasani Devletini dağıtmış, Ceyhun Nehrine dayanmıştı.

Bu coğrafyanın hemen kuzeyinde, bir ucu Çin Seddinden Urallara kadar uzanan bir büyük devlet yer alıyordu. Burada şu husus dikkatlice ele alınmalı; D E V L E T dediğimiz olgu, günümüz hukuki, idari, kamu rejimi açısından ele alınmamalıdır. Bu devletin asli çekirdek gücü her ne kadar Türklerden meydana geliyorsa da, bu devletin metbuu olan farklı halklar da bulunuyordu. Açıkçası Rus tarihçi GUMULEV’in deyimiyle; bu Türk devleti yapısal olarak belirli bir KÜLTÜRÜN, KONGLEMARA’sıydı. Bu büyük coğrafi birliktelik blok olarak varlığını devam ettiremedi. Zaman içerisinde, devlet gene Gumulev’in deyimiyle Doğu ve Batı Türk Hakanlığı olarak ikiye ayrıldı.

DOĞU TÜRK HAKANLIĞI egemen olduğu 3 yüzyıl içerisinde “battı çıktı”. En çok da ezeli ve ebedi düşmanı olan Çin’le savaştı. Ayrıca kendi varlıklarını koruyan, özgür ruhlu diğer Türk Halklarıyla da sürekli savaş halinde oldu ( Dokuz Oğuzlar, Uygurlar Kırgızlar vd.). Bu mücadeleler Doğu Türk Hakanlığı için çok ağır maliyet demekti.

Devletin bir diğer kanalı olan Batı Türk Hakanlığında işler bu kadar kötü gitmedi. Bir ara Sasanilerle savaşılsa bile; PERSLER bir yandan ARAP-İSLAM orduları, diğer yandan BİZANSLA mücadele ettikleri için Türklerle olan ilişkilerinde ağırlık savaş hali olsa bile, çoğunluk DİPLOMASİ üzerine olmuştu.

Bu konuları daha önce seslendirdiğim ve dillendirdiğim için tekrar dönüş yapmak istemiyorum. Zaman içerisinde Batı Türk Hakanlığı güç kaybetmeye başlamış, bu coğrafyada boşluğu kendilerine TÜRKEŞLER (TÜRKİŞLER) denilen yeni bir organizasyon, dolduracaktı.

Yalnız bu süreçte, daha önce dediğimiz gibi halkın çoğunluğu PERS asıllı, PERSÇE konuşan hatta kadim SOGD kökenli şehirlerde yaşayan bazı unsurlar da vardı. Sasani Devletinin yıkılması ile birlikte bu coğrafyada yönetim ve kamu düzeni belli kentler etrafında kurulmuştu. SEMERKANT TAŞKENT, CÜZCAN ve MERV gibi. Bu kentlerin yönetici sınıfları ile silahlı kuvvetleri Türklerden oluşuyordu. Arap-İslam orduları neredeyse adım adım bu coğrafyaya sokulmuştu.

BATI TÜRK HAKANLIĞININ bıraktığı boşluğu TÜRKEŞLER DEVLETİ doldurunca Arap orduları ile mücadele etmek onların fethini ve yağmalama kampanyalarını durdurmak bunların asli görevi olmuştu. Ancak bu sırada hiç umulmadık bir gelişme yaşanmaya en azından ufuklardan çok daha büyük bir tehlike ( S A R I T E H L İ K E ),sınırlar dayanmıştı. ÇİN konusunda tarihi, psikolojik deneyimlere sahip TÜRK TARAFI için acil defedilmesi gereken tehlike Çinlilerdi. Zira ÇİN VARLIĞI bir ülkeye bir halkın içine girdikten sonra 2 kuşaklık bir süreçte değdiği bulaştığı her halkı hemen asimile eritip kendi bünyesine katıyordu. Araplar ise bu coğrafyaya çok uzaktan gelmişlerdi yağma, haraç gibi işleri bitince de nasıl olsa döneceklerdi.Zaten ana vatanlarında aileler ve gruplar arasında anşaşmazlıklar hemen TÜRKİSYANDAKİ Arap vali ve komutanları etkiliyor, görevden alınma infazlar çok canlı gerçekleştiriliyordu.

Bu coğrafyada gözü olan gelecekle ilgili plan ve projelerini ,egemenlik üzerine yapan bu iki yabancı unsurun eninde sonunda şavaşması kaçınılmazdı.Türk hakanlığının askeri şefleri ,asıl tehlikenin Çinlilerden geldiğni anlayınca; bu taktik / stratejik zorlama karşısında ister istemez ARAPLARLA müttefik olarak Çinlilere karşı savaşa tutuştular. Bugünkü KIRGIZİSTANIN TALAS DENİLEN COĞRAFYASINDA YAPILAN SAVAŞTA ,Çin ordusu ağır mağlubiyet aldı, Çinliler savaş meydanında kaldılar.

Yine de bu iki ulus arasındaki,”soğukluk” aşağı yukarı 2 asır sürdü. Nihayet KARLUKLU hakanı SATUK BUĞRA HAN ın 200 binlik çadır halkı ile resmen MÜSLÜMAN oluşuna kadar devam etti. Zaten aynı yıllarda BULGAR HANI ALPAMIŞ da Bağdattan halifeden din adamları isteyerek, İslamiyete geçen ikinci TÜRK HAKANI olacaktı.

 

 

An itibariyle ziyaretci sayısı:

103 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi