UNUTULAN VATAN: DOĞU TÜRKİSTAN - 3

Unutulan Vatan: Doğu Türkistan - 3

Doğu Türk Hakanlığı’nın, içeriden AKBUDUN arasında beliren iktidar ve veraset sorunları, ayrıca her zaman MERKEZKAÇ eğilimi yüksek ve güçlü olan, TÜRK grupları, oymakları sürekli olarak her fırsatta isyan etmişlerdir. ÖTÜKEN’deki, yönetim merkezli bu tür sorunlarla uğraşırken; devamlı seferberlik ve silah başı durumundaydı. Bir de bu olumsuz politik / askeri ortama Çinlilerin aktif olarak katılımı, devletin dağılmasıyla sonuçlanmıştır.

Bozkırların büyük bölümü nerede ise “sahipsiz” kalmıştı. Çinin bu coğrafyaya yolladığı ordular, bozkırların zaten olmayan dengesinin iyice sarsmışlardı. Bozkırlar yeni bir sahip ve bir sese ihtiyaç duyuyordu. VIII.yüzyılın başlarında bozkırlar bu yeni gür ve PASSİONER gücü duyacaklar ve varlığını yeni baştan tadacaklardı.

AŞİNA OĞULLARI’ndan İLTERİŞ, KUTLUK gibi mahalli önderler önce yedi kişi olarak savaşçı bir grubu biraraya getirmişler ve ilk zamanlar, KURTBAŞLI GÖKBAYRAĞIN altında yedi kişi olarak başlayan, bu alev kısa sürede, bozkırlarda dağınık yaşayan diğer KÖKTÜRK soylu atlıların biraraya gelmesiyle, önce yediyüz daha sonra yedibin kişilik bir kuvvete çıkmıştır. İlteriş ve Kutluk gibi başbuğlar kısa zamanda bu coğrafyada daha dağınık halde olan, Çin garnizonlarını, köy ve kasabalarını ve Pazar yerlerini basarak; Çin Seddinin dışındaki bütün coğrafyayı Çinlilere dar etmişlerdir. Çinliler tekrar kendilerini, mal ve mülklerini savunma amaçlı duvarlarının gerisine çekilmişlerdir.

Yalnız önemle ve özellikle vurgulamak gerekir ki; bu coğrafya sakinleri her ne kadar aynı ırksal kökenler ve aynı dili konuşsalar bile “ÖZGÜRLÜKLERİNDEN” asla ve kendi yaşam tarzlarından fedakarlık edecek ne psikolojik ne de sosyolojik yapıya sahipti.

İkinci Kağanlık döneminde en dikkati çeken husus; BİLGE KAĞAN, KÜLTİGİN ve BİLGE KAĞANIN kayın babası olan AŞETE OĞULLARINDAN TONYUKUK’un dönemidir.

Türk Halkı gene Ötüken merkezli siyasal / askeri bir organizasyon içerisinde toplanmış, ata-dede topraklarındaki bütün yabancı (Çin, Moğol, Tibet) kökenli halklardan, vatan topraklarını kurtarmışlardır. Ancak, her zaman güçlü olan, birbirlerini benimsememe, kabul etmeme huyları egemen olduğu için bütün tarihleri OĞUZLAR, KIRGIZLAR üzerine yapılan savaşlar ile doludur. Böylesine, bir sürece, ÇİN FAKTÖRÜNÜ de ilave ederseniz sanki, yaşananlar eski bir filmin yeniden gösterime alınması demektir.

Küçük kardeş KÜLTİGİN’in altındaki yedi atın öldüğü bir savaşta, UÇMAĞA VARMASINDAN sonra Çinli taş ustalarının da katkısıyla dikilen, YAZITLARDA daha sonra gerek Bilge Kağan, gerekse TONYUKUK YAZITLARINDAN öğrendiğimiz her bilgi, bu K A H R A M A N L I K Ç A Ğ I N I N en iyi anlatımıdır. Devlet uzun süre bu baskı karşısında duramamış, IX. Yüzyılın ortalarında UYGURLAR Ötüken’i işgal edeceklerdi.

“BU KONUDA ÜLKEMİZDE YAPILAN ÇOK FARKLI TEZLERDEN BİRİSİ, ÖNCE FRANSA’DA BAŞLANILAN, SONRA DA MÜLKİYEDE TAMAMLANAN “TÜRK ORDUSUNUN TARİHSEL KÖKENLERİ” (MEVLÜT ) ADLI ESERİN İNCELENMESİ OKUYUCUYA FARKLI BİR YAKLAŞIM VE DEĞER KAZANDIRIR”

VIII. yüzyılın başından itibaren zaten günümüz terminolojisiyle söylersek; gevşek bağlarla YARI KONFEDERASYON biçiminde, güçlü liderlik ve etkin askeri yapı üzerine kurulmuş olan Doğu Türk Hakanlığı artık yok demektir. Uygurlar / Uygurlar adı verilen bir halk K U T U N sahibi olmuşlardır. Artık KUTLU yer olan ÖTÜKEN, Uygurların kontrolü altına girmişti.

Doğu Türk Kağanlığı’na deyim yerindeyse, “kan kusturan” sürekli isyan halinde olan kendilerine DOKUZ OĞUZLAR, bu yeni kurulan UYGUR TÜRK HALKININ ana gövdesiydi.

Kadim Türk halklarının vatanlarının / coğrafyalarının doğu yakasında bütün bunlar yaşanırken; bu coğrafyanın acaba batısında neler oluyordu?

Batı Türk Kağanlığı, hinderland olarak kadim medeniyet ve halklarla çevriliydi. Bunlar güneyde AKHUNLAR, batıda SASANİLER, Kafkasya’nın ötesinde Bizans gibi farklı inanç ve medeniyet dairelerinin temsilcileriydi. Bu ülkelerle / devletlerle son derece canlı, politik, diplomatik, askeri ve ekonomik ilişkiler içerisindeydi. Aslında gelecek için potansiyel olarak çok farklı etnik ulusal, dini bir güç; PASSİONER bir kuvvet merkezi olarak uzaktan gelmekteydi. Bu ufkun ötesinden gelen, şiddet, yağma ve talan arzu ve isteğiyle dolu olan ARAP / İSLAM gücüydü. Yalnız şimdilik Türk-Arap halklarını ayıran, arada tampon bölge olan SASANİLER vardı.

Daha önce dediğimiz gibi İslam orduları dört büyük savaşta, SASANİ DEVLETİNİ yenerek bugünkü İran coğrafyasını işgal etmişlerdir. O yıllara kadar Türk ana unsurlar ancak FERGANE civarındaydılar. CEYHUN Nehrine kadar olan arazide halkın çoğunluğu ve özellikle kentler, İrani unsurlar tarafından inşa edilmişti. Şimdilik coğrafyanın bu kısmında yaşayan Türkler daha çok kentlerin yöneticisi veya askeri unsurlarıydı.( Oğuzlar, Kanklılar gibi..). İslam Orduları gerçekten bu coğrafyada ilk zamanları büyük bir direnişle karşılaşmadan, istedikleri gibi “at koşturdular”. Özellikle SEMERKANT, BUHARA gibi kentlerin hem halklarını hem de yönetici sınıfına psikolojik baskı yaparak düşürdüler. Ancak MERV’de ise çok ciddi bir direnişle karşılaştılar. Bir Ermeni askerin ihaneti sonucunda kale düştüğünde, yapılanların yazılacak yeri yoktu. Bu dönemde kadim Türk Yurtları Batıdan, Arap / İslam fetih ve baskısıyla çok yoğun bir savaşım veriyordu. Batı Türk Kağanlığı’nın bu büyük coğrafyada ağırlığını ve hegemonik yapısını kaybetmesi üzerine; yine KUT SAHİBİ, AŞİNA OĞULLARINDAN kendilerine zaman zaman da TÜRKEŞLER denilen yeni bir askeri-siyasal organizasyon oluşmuştu. Arap fethini ve saldırılarını bu civarda durdurmak, bloke etmek ve püskürtmek bu devletin asli göreviydi. Arap fütühatı Ceyhun Nehrini aşmış, SEYHUN NEHRİNE ulaşmıştı. Arap ve Türk orduları arasında bu coğrafyada birbirlerine karşı üstünlük sağlamak amacıyla çok kanlı, amansız savaşlar yaşanmıştı. Mesela TÜRKEŞ Kağanı olan, SU-LU KAĞAN’a Araplar, “ S I K I N T I V E R E N” (EL MUHAZİM) lakabını vermişlerdi. Tam bu yıllarda, EMEVİ DEVLETİ’de iktidar ve hanedan kavgaları çıkmaya başlamış; savalar sırasında elde edilen ganimetlerin paylaşımı bunlardan ŞAM’a yollanması gereken payların aksaması üzerine, Arap Komuta Heyetinde değişiklikler olmuştur. Tam bu yılların ortasındayken, Arap asıllı olmayan, İslam literatüründe MEVALİ (KÖLE) statüsünde sayılan halkların EBU MÜSLİM HORASANİ liderliğindeki isyan başarılı olmuştur. Şam’daki Emevi Devleti yıkılmış, yerine Bağdat’ta yerine daha hoşgörülü, liberal sayılabilecek ABBASİ REJİMİ gelmişti.

Kadim Türk Tarihinin en büyük sorunsallarından biri de tarihimize SOSYOLOJİK bir açıdan yaklaşamamamız ve bu konuyu ideolojik açıdan ele alışımızdan kaynaklanmıştır. Ülkemizde uzun yıllar sosyoloji sol görüşlerin hakim olduğu rahatlıkla “at koşturdukları” bir disiplin sayılmış; buna karşılık, tarih disiplini ise, milliyetçilerin “av sahası” olarak kabul edilmiş; taraflar uzun yıllar birbirlerinin sahalarına girmekten kaçınmışlardır.

Uzun yıllar böylesi bir ayrım veya bakış açısı; ne tarihi tarih, ne de sosyolojiyi sosyoloji yapmıştır. Her iki bilim dalı da bir gözleri kör, bir ayakları topal kalmıştır. Uzun yıllar bu gelenek öylesine kökleşmiştir ki; taraflar birbirlerini yalnız yok değil, düşman kabul etmişlerdir. Bu konuda eksikliği ve hataları gören TÜRKDOĞAN HOCA, siyasette uğraşmaya başlayınca, belki de konusunda öncü olabilecek çalışması yarım kalmıştır. ERÖZ HOCA’NIN erken yaşta uçmağa varışı, bu konuda ikinci bir kayıp sayılır.

Kadim Asya coğrafyasında, denge sağlayıcı hegemonik güç olan; BÜYÜK TÜRK KAĞANLIĞI (L.N. GUMİLEV 1999). İster istemez coğrafyasının o günkü teknik imkan ve şartlar altında, önce ikiye ayrılmış, DOĞU HAKANLIĞI, HUN / TÜRK döneminden miras kalan ÇİN İMPARATORLUĞU ile sürekli bir hesaplaşma içerisindeydi. Bu mücadele aslında, sosyolojik olarak; yerleşik halklar ile BOZKIR kültüründen gelen halkların bir tür hesaplaşmasıdır. TARIM / TİCARET ve MANİFAKTÜR ÜRETİM yapan, kentlerde oturan, okuma yazma oranı yüksek, para ekonomisini benimsemiş halklar ile ÇARVACI halklar arasındaki bir mücadelenin tarihidir. Biz bu mücadelenin bir benzerini ANTİK ROMA ile GERMENLER, FRANKLAR ve BRİTONLAR arasında da tanık olmaktayız.

Türk Dünyasındaki bu mücadelenin bir başka varyantını, BATI TÜRK KAĞANLIĞINDA da görmekteyiz. Ancak bu coğrafyada ise, kurulan ilişkiler, yapılan mücadeleler ve medeniyet daireleri çok farklı ve karışıktı. BİZANS’IN temsil ettiği; HRİSTİYAN MEDENİYETİ, SASANİLER’de etkili olan PERS kültürü, bu coğrafyada etkili olmaya başlayan, İSLAM DİNİ içerisine saklanan ARAP kültürü…

 

Böylesine karmaşık, çelişkili ve ne kadar etkili olabileceğini bilmediğimiz, ölçme ve değerlendirme yapmaktan uzak bir süreç içerisinde, BATI TÜRK HAKANLIĞI’nın etkileri ve güç alanı neredeyse URALLARIN batısına ulaşmıştı. Batı Türk Hakanlığı, dağılma sürecinde bile neredeyse etki ve gücünü; FİN KÖRFEZİNDEN, LADOGA Gölü’nün kıyısından, tüm Karadeniz’e kadar olan bir coğrafyayı kapsama alanına almıştı Böylesine geniş, uçsuz bucaksız bir coğrafyanın etkin tek gücü olma, yol ve Pazar güvenliğini sağlama, posta ve ulak sistemini kurma, hakanların buyruklarının en ücra köşelerine kadar gitmesi, vergi gelirlerinin tahsil edilmesi; merkezi bir güç demek değil midir? Kamu yönetimi ve otoriteryen bir rejim anlamına gelmez mi ?..

Devam edecek

 

An itibariyle ziyaretci sayısı:

77 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi