UNUTULAN VATAN: DOĞU TÜRKİSTAN - 2

Unutulan Vatan: Doğu Türkistan - 2

TARİHSEL SOSYOLOJİ, bize tarihsel inceleme yaparken iki farklı açıdan konuları ele almayı ve incelemeyi öğretir. Bunlardan birincisi, her halkın, her milletin özgün tarihiyle halkların / milletlerin ortak tarihi: KARŞILAŞTIRMALI DÜNYA TARİHİ…Biz de bu tür çalışmalarımızda kendimize yol haritası olarak ikinci yöntemi benimseriz. Sık sık, üzerine ısrarla basarak belirttiğimiz bir ilke var ki, bu ilkeyi bir kez daha hatırlamakta sayısız fayda görürüz. Halklar / milletler; COĞRAFYALARININ TUTSAĞIDIRLAR.

Demek ki bu tür, çalışmalarda ve analizlerde bu ilke veya yaklaşım tarzı “kulağımıza küpe olmalı”. Az önce bahsettiğimiz KLİMATOLOJİK DEĞİŞİKLİKLER her ne kadar üzerinde tartışma konusu olursa olsun; Asya’nın merkezinden her tarafa halkların dalga dalga göçü demektir.Tarihin kaydettiği BİRİNCİ KAVİMLER GÖÇÜNDEN sonra III. Ve IV. Yüzyılda yaşanan kavimler göçü yalnız Asya kıtasında değil, Avrupa kıtasında da kesin etkili sonuçlar yarattı. Özellikle A N T İ K İ T E’den sonraki Avrupa’nın dini, birliği ve insani dokusunun oluşumunda radikal bir değişime / sonuca yol açtı. Ancak bu coğrafya incelememiz dışında kaldığı için burada noktayı koyuyoruz.

Şimdi tekrar bıraktığımız coğrafyaya, zaman tüneli içerisinde bir daha dönelim. Nerede kalmıştık? HUN KONGLEMERASI gerek içeriden gerekse dışarıdan güçlerin etkisiyle bütünlüğünü koruyamamış dağılmıştı. Bu coğrafyada gittikçe güçlenen merkezileşen dokunduğu, temas ettiği bütün halkları bir iki kuşak içerisinde asimile eden bir ÇİN CANAVARI ile dağılan, saçılan HUN BAKİYELERİ kalmıştı. Bu coğrafyanın kuzeyinde ise HUN-ÇİN savaşlarıyla ilgisi olmayan bir başka unsur ve adlarına MOĞOL denilen bir güç oluşuyordu.

Bu konuya yönelik TÜRK DESTANLARI eğer bir efsane olarak değil de, gerek sosyolojik gerekse psikolojik olarak incelenirse; ileride tarihte kendilerine T Ü R K denecek halkın varoluş mücadelesini ve hikayesini görürüz.

Kendilerine çeşitli anlamlar ve değerler izafe edilse bile, TÜRK dediğimiz / denilen bir halkın, ulusun doğduğuna tarih tanık olmaktaydı. Türk Tarihinin, ÜREYİŞ ve TÜREYİŞ, BOZKURT ve ERGENEKON adlı destanları ortak bir bakış açısından incelendiğinde, kendilerine tarihte KÜKTÜRKLER denecek bir siyasal oluşumun var olmaya başladığını görmekteyiz. (Divitçioğlu 1997)

Asya gibi zaten fiziki doğal şartları hayli sert olan bir coğrafyada ağır darbeler alıp dağılan bir halkın geriye toplanması, ülke coğrafyalarının derinliğine nüfuz eden yabancı güçleri ülkelerinden kovmaları, tarihi yurtları olan, moral siyasi anlam ifade eden Ö T Ü K E N’e tekrar hakim olmaları için yaklaşık olarak en az bir yüzyıl beklemeleri gerekti. Bakın bu konuda GÖKALP ne güzel söylüyor “Dörtyüz sene durdun hadi, çık ey yüzbin mızrağımız”. Bu mısra bile Türk tarihinin önemli bir sorunsalına cevap vermiyor mu?

KÖKTÜRK ÇAĞI, genel Türk tarihinin genelde, en önemli gerçek ve efsanevi isimlerin anıldığı, yazıldığı bir dönemdir: BUMİN, İSTEMİ, İLTERİŞ,( KUTLUK ), BİLGE KAĞAN, KÜLTİGİN ve unutulmaz R O L / M O D E L olan K Ü R Ş A T.(TAŞAĞAGİL 2012 ) ( ATSIZ 1946 ) yani bir tür KAHRAMANLIK ÇAĞIDIR.

HUN KONFEDERASYONU’nun dağılması ve Asya bozkırlarında yaşayan gerek TÜRK gerekse gayri Türk soylu halklar arasında daha öncede dediğimiz gibi; elbette coğrafi, nüfus ve ekonomik nedenlerin de etkili olduğu süreç içerisinde halklar dalga dalga yayılmışlardır. Bu dalgalanmaların, uzun yıllar ÇİN SEDDİ’nin arkasında savunmacı bir hayat tarzı seçen ÇİN VARLIĞI’nın, artık duvarın ötesine çıkıp Asya bozkırlarına hakim olma politikalarıydı.

Bu konuyu ele alan inceleyen, özellikle birinci el tarihi / siyasi ve diplomatik bilgi ve belgeye dayanan araştırmacıların büyük katkısı olmuştur. Ancak Çin kaynaklarına girebilen dönemin belgeleri üzerinde doğrudan bilgi sahibi olabilen EBERHARD, DEE GROTH (TÜRK DÜNYASI EL KİTABI 1978). Bu coğrafyadaki güçlerin en büyük mücadelesi geleneksel tarım ve hayvancılığın ötesinde olan; İPEKYOLU TİCARETİ, MANİFAKTÜR ÜRETİM gibi zenginlik kaynaklarıydı.(Eberhard 1987). Ayrıca bu coğrafyanın derinliğinde yılın belli ay ve dönemlerinde kurulan pazar yerleri, panayırlar gibi geçici merkezlere sahip olmak, kontrol etmek demek bir tür “gümrük kontrolü ve geliri” demekti.

Bu arada, konumuzun azıcık dışına çıkalım; çünkü Türk Tarihinin Türk Medeniyetinin önemli sorunlarına temas edeceğiz. Türk Kültür ve Medeniyeti, iki büyük çemberden oluşmuştur. Bunlardan birincisi
GEYİK ve KEMİK KÜLTÜRÜ, ikincisi ise AT ve DEMİR (ÇELİK) KÜLTÜRÜDÜR. Bu iki farklı çemberler yanyana olmasına rağmen doğrudan aralarında bir ilişki oluşmamıştır. Çin Seddi’nden başlayıp Urallar’a, Güney Sibirya’dan başlayıp Himalayalar’a kadar uzanan coğrafyada; Hun merkezi gücünün ve otoritesinin kalkması, her zaman M E R K E Z K A Ç eğilimleri hakim olan Türk soylu halkları neredeyse, birbirleriyle pek temasta olmayan adacıklar halinde toplanmalarına yol açmıştır.( KAFESOĞLU 1982 )

TANRIKUT METE’nin bir akın sonrası tarihi ve ata topraklarından çıkma hevesinde olan ve hatta harekete geçen MOĞOLLARI geriye sürmesi, bu coğrafyaya bir denge sağlamıştı. Mete sonrası Hun Devleti Moğol baskısına ve Çin saldırılarını bloke edememişti. Bu coğrafyanın bir anlamda sahibi tarihte kendilerine JUAN JUAN denilen Moğol unsurların eline geçmişti. Kendilerine artık T Ü R K denmeye de başlanan unsurlar, yeni egemenin DEMİR / ÇELİK üretiminden sorumlu çalışanları şekline dönüşmüştü.

ATA DEDELERİMİZ, bir süre bu yaşam biçimine uyum sağlamışlarsa da; daha önceden efendileri olan bu halkların üstünlüğünü, kabul etme ve devam ettirme niyetinde değillerdi. Zaten dikkat ederseniz Türk Destanlarında küçük de olsa verili ifadelerini, anlatımlarını bu duygu ve düşüncelerin ipuçlarını görmekteyiz. Türk Boy Beylerinden birinin Juan Juan’larla olan kişisel talep ve girişimi geri çevrilince, bu ilişkiye son nokta konmuş oldu.

Tüm bozkırlarda, KONARGÖÇER yaşayan Türk Soylu halklar arasında “efendiye” bir isyan ve bağımsızlık ateşi yandı. Dört bir yandan toplanan, PASSİONER duygu, hırs ve belki de intikam duygularuyla biraraya gelen TÜRK HALKLARI, KURTBAŞLI GÖKBAYRAĞIN altında toplanarak, Juan Juan’ları geldikleri yere kadar kovalayıp ATA / BABA topraklarını geri almışlardır.

 “EL’ DE ADI GEÇEN BU TÜRKLERİN ATASI N-TOU-LU ŞADIN TORUNU T’OU-LU OLMALIDIR.ÜNVANI YABGU İDİ:BÜYÜK OĞLUNA BUMİN İLİĞ KAĞAN ( TOU-MOU ),KÜÇÜK OĞLUNA İSTEMİ DENİR.BUMİN DOĞU TÜRKLERİN KAĞANI,İSTEMİ BATI TÜRKLERİNİN YABGUSUDUR.HER İKİ TÜRK YURDUNUN SINIRLARI KABATASLAK ALTAY VE SAYAN DAĞLARININ SIRTLARI İLE BELİRLENİR. “( S.DİVİTÇİOĞLI .3.BASKI 2005 )

Büyük Hun İmparatorluğu’nun çeşitli iç ve dış olayları yüzünden yıkılması, yerine bu coğrafyaya, askeri işgal ve fetih amaçlı Çinlilerin gelmesi, daha kuzeyden Moğolların önce sızma sonra yerleşme amaçlı göçleri: Bu kadim coğrafyada gerek siyasi askeri ekonomik ve toplumsal dengeleri altüst etmiş, neredeyse yüzlerce boy ve klanlara sahip olan, Türk soylu halklar da bu iki güçlü işgal dalgasına karşı koyamamışlardır. Ya daha uygun coğrafyaya göç etmişler, ya da bulundukları coğrafyalardaki savunması kolay korunaklı alanlara çekilmişler, genellikle de ortak bazı kültürel özellikleri olan ve kendilerine tarihte JUAN JUAN denilen MOĞOL asıllı halkın emrinde yaşamayı tercih etmişlerdir.

Böylesi politik / askeri bir yapı ve düzen içerisinde, en azından geçici bir şekilde, barış içerisinde yaşıyorlardı. Uzun süre bu coğrafyanın sahibi ve efendisi olan artık kendilerine TÜRK denmeye başlanan Türk halkı için bu tutsaklık hayatı çekilmez hale gelmişti.

M.S VI. Yüzyılın ortalarından itibaren bu dağınık, Türk oymakları ve klanları AŞİNA OĞULLARINDAN BUMİN KAĞAN’ın BOZKURTLU GÖKBAYRAĞI altında; TANRIKUT METE’NİN ordu düzenine göre tertiplenmeye ve organize olmaya başlamışlardı. Bumin Kağan önceliğini SİYENPİ denilen MOĞOL unsurlara vermiş, onlardan topraklarını geri almıştır. Çin Seddinin dışına çıkan, Türklerin Ata / Baba topraklarında, “yurt” tutmaya çalışan Çinlileri de geri püskürtmüştür.

Hun toprakları üzerinde kurulan bu büyük Türk Devleti tarihte ilk defa TÜRK adıyla tesmiye olunan K Ö K T Ü R K D E V L E T İ D İ R. Bu kadar Doğudan Batıya Kuzeyden Güneye; farklı halklar farklı komşular kültürler inanışlar, farklı alfabelerin biraraya geldiği iklimde devletin bütünlüğünü sağlamak, düzeni korumak hayli zor bir süreçti. Bunun için de bu büyük devlet kendiliğinden ikiye ayrılmış oldu. Devletin Doğu Kanatı, MOĞOLLARI ve ÇİNLİLERİ bloke ederken, Batı Kanatını oluşturan Türklerin lideri İSTEMİ KAĞAN bir yandan AKHUNLARI, SASANİLERİ ve bunlara karşı müttefik olarak da BİZANSLA iyi ilişkiler kuruyordu. Hatta zaman zaman Türk ve Bizans ordusu Perslere karşı “silah arkadaşlığı” yapıyorlardı.

Her iki büyük Türk Devleti’nin en yakın düşmanları, kuşkusuz ki, ilk önceleri Çinlilerdi. Ancak ufkun henüz görülmeyen tarafında ise; PASSİONER güç olarak beliren; AÇGÖZLÜ, TALANCI, YAĞMACI, HIRSIZ ve KÖLECİ İSLAM/ ARAP EMPERYALİZMİYDİ.

Arap yarımadasından HALİFE ÖMER Devrinde çıkan Arap orduları, SASANİLERİN ordularını NİHAVENT, KADİSİYE ve CELULA SAVAŞLARINDA arkası arkasıya yenerek, tüm AŞAĞI TÜRKİSTANI, CEYHUN NEHRİNE kadar yutmuş ve uçsuz bucaksız bütün zenginlikleri yağmalamakla meşguldüler.

TÜRK DÜNYASININ Batı Cephesinde bütün bunlar yaşanırken, acaba Doğuda neler oluyordu? BUMİN KAĞANDAN sonra gelen kağanların çoğu, her ne kadar AŞİNA OĞULLARI’dan olmasına rağmen, kağanlar PRİMUS İNTERES türü bir ilişkiye rağmen, kan esaslı kardeşlik ilkesinde çökmeler yaşandı. Bunun üzerine Ö T Ü K E N denilen kutsal yerleşim birimine sahip çıkmak, egemenlik kurmak için beyler, oymaklar arasında bitmez tükenmez, isyanlar ve içsavaşlar yaşandı. Özellikle VI. Yüzyılın ortalarına doğru Doğu Türk Hakanlığı’nın merkezinde taht kavgaları ayyuka çıkmıştı. Bir önceki hakanın, Çinli karısı tarafından zehirlenmesi üzerine tahta geçen, kendisine tarihteki olumsuz rol ve yeri için K A R A K A Ğ A N’I N döneminde, devlet ÇİN kuvvetleri karşısında ağır bir yenilgi alarak çökmüştür. Kağan ve yakınları tutsak alındılar.

Çok sonra U L U Ğ T Ü R K İ S T A N olarak anılacak, bu gerçekten çok büyük coğrafya üzerinde, o günün teknik şart ve imkanları ile bir blok, yekpare devlet kurulması ve devam etmesi elbette imkansızdı. Kardeşlerden biri, tarihi / psikolojik ÖTÜKEN’i kendine merkez seçip, ÇİN / MOĞOL ve HİNTLİLERLE zaman zaman çatışma halinde veya barış içinde yaşamışlardır. Tarihi İPEK YOLU, SU YOLLARI ve belli zamanlarda kurulan PAZAR alanları üzerinde kontrol sağlamak; bazen de geçici, sabit / mobil yerleşim askeri garnizonlar kurarak, irtibat mevzileri kurmayı amaçlamışlardır. Bu coğrafyanın aslında en çok sorunsalı ve belki de tarihimizin ONTOLOJİK kopuşlarından biri de, blok olarak TÜRK UNSURLARIN ezici çoğunlukta olmaları, boy beyleri ve klanlar arasındaki ilişkinin temelinde eşitler arasında birinci diyebileceğimiz ilişki ağlarının ve hukuki statükonun olmaması, MİLLİ BİRLİK, KAMU YÖNETİMİ,OTORİTE’nin boşluğuna yol açıyor; bu ise beraberinde çok sakıncalı politik / asayiş sorunlarına hatta tam bir KEŞMEKEŞE neden oluyordu.

DOĞU TÜRK KAĞANLIĞINA bu açıdan baktığımızda ister ilkinde isterse ikincisinde en büyük sorunlara, OĞUZLAR,KIRGIZLAR olarak kabul edilen TÜRK TOPLULUKLARI / HALKLARI olmamış mıdır.? Mesela BİLGE KAĞAN adına dikilen yazılı anıtta KAĞAN devamlı olarak bu iki TÜRK HALKINDAN sorunlu olarak bahsetmez mi? Üstelik de üstüne basa basa bunlardan bahsederken de “ B E N İ M M İ L L E T İ M’dendir” ifadesini sık sık kullanmasına rağmen.

BATI TÜRK KAĞANLIĞI için şimdilik bu kadar acil ve can yakıcı sorunlar yoktur. İSTEMİ KAĞAN ve sonraki kuşaklar, güneyde AKHUNLARLA sorun yaşasalar bile onlarla iyi geçinmenin yolunu aynı halk / milletten gelme avantajını kendi lehlerine kullanarak, büyük sıkıntıları olmamıştır. Batı Kağanlığı için şu anda en yakın rakip veya hasım SASANİLERDİ. Bizansla doğrudan bir çatışma yaşamadılar; hatta SASANİLERE karşı işbirliği bile yaptılar. Ancak SASANİLERİN gerisinde ARAP YARIMADASINDA yeni güç ufukta doğmaya bile başlamıştı. TÜRK DÜNYASINA yaklaşması doğrudan temas kurması için şimdilik aradaki tampon devlet olan SASANİ DEVLETİNİN ortadan kalkması şarttı.

BÜYÜK TÜRK HAKANLIĞI, kim ne der desin fiilen ve hukuken iki ayrı parçaya ayrılmış durumdaydı. Ancak aralarında asla politik / askeri herhangi bir sorun olmadığı gibi, zaman zaman karşılıklı büyük kafileler halinde birbirlerine ELÇİLER yollarlardı.(LIU MAU-TSAI-2006, E.CHAVANNES 2007)

Türk Dünyası dediğimiz bu coğrafya, o yıllardan sonra çok büyük farklı yönlerden baskı, istila gibi olaylarla başbaşa kalacaklardı. Bunlardan birincisi Asya’nın doğusundan yani kısaca ÇİN’DEN gelen toprak iltihakı ve yerleşim amaçlı saldırılardır. Bir diğer rizikolu alan ise, İSLAM ORDULARININ saldırıları sonucu yıkılan SASANİ DEVLETİNİ işgal eden Arap Ordularıydı. Bu saldırıların da paydası ideolojik-psikolojikti.

Doğu Türk Hakanlığı, en sonunda Çin baskısına karşı dayanamayıp çözüldü. Kağan tutsak alınarak Çin’e götürüldü. Batı Türk Hakanlığı ise, sözünü ve ağırlığını, AVRUPA HUN DEVLETİ üzerinde de devam ettirerek, bir süre daha bu coğrafyanın egemeni olmuştur. Ancak zaman içerisinde küçülerek, toprak kaybederek TÜRKEŞLER DEVLETİ olarak anılmaya başlanacaktı.

An itibariyle ziyaretci sayısı:

82 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi